Bu tamı tamına 1,5 kez anne olmamı sağlıyor :) Teyzeler anne yarısıdır ya hani :)
Ve bugün o üç büyük günden ikincisinin yıldönümü :) yani dünya güzeli, tatlı yeğenim Eylül'cüğümün doğumgünü :)
Eylül hayatımda gördüğüm en akıllı çocuklardan biridir. Hatta ondan onlarca yaş büyük olsam da benden bile akıllı. Olaylara benim dahi bakamadığım tarafından bakar, bir anda söylediği zeki cümlelerle tokat yemiş gibi olursunuz ! Allah'ım bu ne zeka falan olursunuz yani :)
En basit bir örnek vermek gerekirse, geçenlerde aldığım bir yüz masaj aletini kullandığımı görünce "teyzeceğim ya daha kötü yaparsa" demez mi !!! inanamadım !! zira ben bunu hiç düşünmemiştim ! Cihazın bana satılırken vaadedilenleri yaptığına o kadar inanmışım ki, Eylül aşkımın sözüyle ahmak bir alıcı olduğumu düşündüm ! sahi ya daha kötü yaparsa !....
Ya işte böyle :) inanılmaz tatlı ve tatlı olduğu kadar inanılmaz akıl küpü bir güzel çocuğumuzdur Eylül :)))
Kızkardeşime onu doğurduğu için çok teşekkür ediyorum :)
Dünyaya gelerek hayatımı anlamlandıran, yüreğimi umut dolu güzel hislerle dolduran, sevgili yavrumuz Eylül'cüğümü çok ama çok seviyorum :)
Teyzemmmmm !!!!! sana gelen bana gelsin canım yavrum :) İyi ki doğdun, iyi ki hayatımdasın :)))
Çocuk masalları tadında; o lezzette bir şeyler yazmak istiyorum uzun zamandır.
Dünyanın en güzel şeyleri, çocuklara feda olsun bütün güzel kelimelerim :) Sonra La'fontain'den masallar misali anlatılsa dilden dile Şehriban abladan masallar diye ! ne şahane olurdu... seviyorum ben o küçük, masum insanları. Canlarım benimmm !
Çocuklar kendilerine masal anlatanları hiç unutmazlar, bilirim. Tıpkı benim tatlı tombul Adile Naşit'i unutmadığım gibi :)... 1980 ve sonrasında bir süre daha devam eden Uykudan Önce programında adımı söyleyecek diye o kadar beklerdim ki, şayet yanlış ve hayali hatırlamıyorsam ikinci adımı söylediğini duyduğumu düşünüyorum :) Ya da bana öyle geliyor :) olmasını düşlediğim bir şeyi, çocuk bilinçaltımda şekillendirerek inanıyor da olabilirim :)
Üç kızkardeş, pür dikkat seyreder, dinlerdik Adile Naşit'i.
Şimdi artık "O" yok ama nerede, her kim bir çocuğun Adile Naşit'i oluyor ve tatlı, mutlu, sonu güzel biten masallar anlatabiliyorsa; ne mutlu ona ! Ne mutlu küçük bir meleği mutlu eden o şahısa ! Zira mutlu bir çocuk yüzü dünyanın en güzel manzarasıdır bence ! Gülümserken neşe ile parıldayan bir çift çocuk gözü kadar insanı huzurlu kılan ne olabilir ki bu kirli ve acımasız dünyada ?!
Geçenlerde bir arkadaşım (Yüksel seni deşifre ediyorum, üzgünüm :), yazdığım bir şeyi (burada yayınlamadığım) okuduktan sonra, dönüp bana "sen bir çocuksun" dedi. Bunu öyle bir eda ile söyledi ki; sanki büyümüş olduğu halde çocuk heyecanlarla dolu olmak bir suçmuş ve çok kötü bir şeymişcesine, bana acıyormuşcasına konuştu gibi geldi ! Hoş, belki de erkek olmasındaki o düz bakış etkisi ile öyle konuştu :) (sataşmıyorum !gerçekleeeer :))))
Yine de hiçbir zaman gerçekleşmemiş hayallerine, yalancı dost ve akrabalara rağmen; içinde mutlu ve yaşama sıkı sıkıya bağlı, inatçı küçük bir kız barındırıyor olmamla, benim adıma sevinmesini yeğlerdim :) Zira ben Yüksel'in aksine kendimle gurur duyuyorum ! niye mi ??? okumaya devam edin :)
Çünkü duygular insanlar içindir!. Duyguları körelmiş, insanlara güvenmeyen; ağlamayı acizlik, zayıflık olarak gören; gülmeyi hafiflik, kahkahayı yersiz bulan; her şeyi hesaplayan; okuduğu kitap ve izlediği filmler kadar çocuğuna ve ailesine zaman ayırmayan; kariyerin ve paranın arzu ettiklerine ulaşma da önemli bir araç olduğunu düşünen; gittiği üniversite veya okuduğu kitaplarla alim olduğunu düşünüp diğerlerine tepeden bakan; sevgiyle incitmeden dokunmayı bile namussuzluk/iffetsizlik olarak nitelendiren; sağlıklı arkadaşlıklar kuramayacak kadar güvensiz; sevmeyi bilmeyen, sevildiğinde inanmayan hissizlerden olmadığım için sana şükürler olsun allahım ! Zira neşe kadar hüzün de var ben de, gözyaşı kadar kahkaha da ! Sevdiğim zaman şarkıda da dendiği gibi : Allah'ına kadar severim :)))) ( sahi hangi "sözde" şarkıydı o yahu?:) ) Ağlamam gerekiyorsa da, salya sümük, hıçkıra hıçkıra, doya doya ağlarım; öfkelendiğim zaman belli eder; kırıldığım/üzüldüğüm zaman yüzümü asarım, çünkü insanım !!! Ufak bir farkla; büyümüş ama hala çocuk kalmış olmakla !
Yalnızca bir çocuk hesaplamadan cesurca yaşar bütün duygularını ! Yalnızca bir çocuk aklından ve yüreğinden geçeni masumca dillendirir ! Ve yalnızca bir çocuk sevdiğini de sevmediğini de belli eder dürüstçe ! Ve farkında olmadan yapsalar da (işin özü o zaten, farkında olmadan, hesapsızca ) ben buna CESARET derim !
İşte bundan kelli :) seviyorum uleynn kendimi :))) Ben mutlu bir kız çocuğuyum :) hatta çoğu zaman yeri gelir yaptığım saçma işlerle dalga geçer, "yuh şehriban yaa, ne kadar akılsızsın" :) senin yaptığını çorumlu yapmaz derim :))) hatta daha beter bir şekilde kendimi yerden yere vurur, ya da tam tersi, yaptığım hoş bir şeyden dolayı "aferin sana" :) bile derim kendime, gülümserim :) hayata gülümserim. Yerimde duramam, sağa-sola koşturur; sevdiklerimi mutlu etmek için değişik şeyler bulmaya çalışırım :) Sürprizler yapar, onları şaşırtırım :) Bununla beslenir, bununla keyiflenirim :) Her duygunun hakkını verir, ama günün sonunda yapmam gerekeni yapar, geleceğe umutla bakar, yoluma çocuklar gibi neşe ile devam ederim :) bu değişmez !... yaşım gelmiş bilmem kaç yüz olmuşsa olmuş; ne olmuş yani ?:) benim umurumda mı sanıyorsunuz :)))) hayııırrrrr ! :)))
Yaşamdan zevk almak. Tüm duyguları çocuklar kadar uçlarda yaşamak ve sonra hiçbir şey olmamış gibi devam etmek, çocukça olabilir ancak dediğim gibi cesurcadır ve Cesur Yürek'lerin işidir !
Hesapsızca yüreğindekileri yaşayan bütün çocuklara ve daima çocuk kalacak tüm yetişkinlere bir şey olmasın ! Onlara kötülükle uzanan ellere; onlara kötülükle bakan gözlere fırsat vermesin !
Masal tadında, sonu güzel biten hayatları olsun tüm hayalperestlerin :))) !
Ha ! bu arada, başta bahsettiğim o masalı mutlaka yazacağım bir ara :)))
Haydi artık uyku zamanı, saat çok geç olmuş kuzucuklarım:)))))
En zor olan değil midir zaten anlaşılmak için kendini anlatmaya çalışmak ?! Sorulara cevaplar ararken, aslında en büyük Soru'nun sevme yeteneği olmayan birini sevmemiz olduğunun farkına varmak.
Bizi sevdiğini haykıran birinden ise kaçıp uzaklaşmak; Kaçtığımız'ın Kendimiz olduğumuzu ve aslında O'nu ne çok sevdiğimizi anlamak. Anıların gölgesi, taşıdığımız en büyük yük iken omuzlarımızda, dindirir mi özlemi birgün geleceğini hayal ettiğimiz o güzel günlerin ihtimali ? Ve ben,... Ve sen,... Ve herkim Sevgilinin gözbebeğinde bile görmemişken henüz kendini; üstelik o sevgili ki, aslında yedi kat elden daha uzaktır; hiç bakmamışsa gözlerimize ! Söyleyin, bir yabancıya ne kadar anlatabiliriz kendimizi... taşıdığımız tertemiz sevgimizi ?
Mardin'in bir köyünde doğmuş Zübeyde... "büyümüş" denemez, çünkü henüz 13'ündeyken isteyen ilk kısmetine, kendilerince iyi bir "başlık parasına" satılmış. Duyguları, çocuk dünyasına ait tertemiz hayalleri yokmuşcasına; bembeyaz masumiyetini, en temiz haliyle teslim etmişler babası yaşında, yabancı bir erkeğe !
İsmini ancak duyduğu o hiç bilmediği şehre İstanbul'a; yine hiç bilmediği, hatta yüzüne bakınca uzaklara kaçmak istediği; çatılmış kaşları ve üzeri simsiyah tüylerle kaplı nasırlı, hoyrat, kaba elli adamla gitmek üzere yola çıkmış çocuk yaşında, yüreğinde kocaman bir korku, gözlerinde ağır bir kederle...
Sözde büyük şehire gönderilen Zübeyde, kocasının kumar ve diğer tüm sorumsuzlukları ile açlığa ve sefilliğe mahkum olmuş. Doğru düzgün beslenemediği, hatta çoğu geceler aç yattığı için, vücudu amansız hastalığa tutulmuş. O kadar ki, içinde yiyecek bir şey olmadığından buzdolabının fişi çekilmiş, ama o "şükür"süz bir gün geçirmemiş !...
Baba evindeki o al al yanaklardan, parıldayan yıldızlı gözlerden eser kalmamış, gencecik yaşında nefes alan cenazelere dönmüş...
Gururluydu Zübeyde ! kimseden yardım da almazdı. Civardaki konfeksiyoncuların insafı ile, üretilen giysilerin kenar ipliklerini temizleme işini almıştı. Oradan gelen üç kuruşla ancak hayatta kalacak kadar yiyecek alabiliyordu. Kocası para edebilecek herşeyi sattığı gibi, çoğu zaman eve dahi gelmiyordu. Bunca sefalet, bunca açlık/perişanlık içinde kadınlık yapıp iki güzel çocuk doğurmuştu Zübeyde; en az kendi kadar güzel !!!
Ölüm anına kadar istanbul şehrinin banliyölerinde, rutubetli bir mezbelede çocukları için mücadele verdi !...
Hayatının son günü, yine sığındığı ve onu rahatlatan tek şeyi, namazını kılmış; doyuramadığı için iki çocuğunun büyüğü olan 8 yaşındaki Kiraz'ı köye babasının yanına gönderdiğinden; elinde fotoğrafı; hasretle kapamıştı gözlerini nem tutan, sünger yer yatağında.
Sonradan duyduk öğrendik ki Kiraz'da çoğu kız gibi annesinin kaderini yaşamış.
Küçücük yaşında O da verilmiş bir hayırsıza....