24/12/13

İyi Ki Doğdum :)

Aleni ya da içten-içe, yetişkinlerin doğumgünü kutlamasını kınayanlara diyeceğim şudur ki; 
yaş almak, yıllanmak insanı; 
biriktirdiği “hayat tecrübeleri” ile demleyerek lezzetli ve tatlı bir kişilik yaptığından, 
ve bu hoş halden kaynaklı, girişilen sohbetlerin ya da ayak üstü edilen bir merhabalaşmanın dahi, 
erken yaşlarında olan kişiliklerinkinden daha değerli, daha anlamlı bir dolulukta olmasından dolayı daha melodik, daha huzur ve mutluluk verici ve doyurucudur elbette;
....
ancak yaş almada bireyin kendi payına düşen en önemli hediye ise; kendini ve çevresindekileri; hayatı ve hayatın içinde olanı biteni doğru okuma, doğru algılamayı sağlaması ve edindiği “dünya insanı” vizyonu ile farkındalığını arttırma noktasında, 
sağlam ve güvenilirliği ile hayranlık uyandıran “onurlu ve dürüst insan” profili çizmesidir bence ! 
Yaş almaktan korkmuyorum, daha anlamlı bir yere doğru yürüdüğümün farkındayım. 
Hatalar yapmaya herzaman yakın duracağım ve bazen yanlış olacağını bilsem de bir “acaba?”ya kul olup, bile bile lades de diyeceğim ! 
Ama önünde sonunda yapmamam gereken bir şeyi öğrenmiş olacağım ! 
Yaş almak iyidir iyi !
Yüzümdeki çizgileri artırıp, kalbimin ciğerimin son kullanma tarihini yaklaştırsa da;
beni bana anlatacak, kendime ulaşmada gözümün yaşına bakmayacak; hergün biraz daha iyi bir insan olmamı sağlayacak yeni yaşımı bütün kalbimle kutlarım : ))


28/10/13

Hiçbir iyilik cezasız kalmaz !

Kadın : kolum, bacağım olmasa da sever misin beni ?
Adam : severim tabii...
Kadın : şimdi öyle diyorsun ama sevmezsin, sen de diğerleri gibi terkedersin.
Adam : hayır terketmem, ben farklıyım, seni seviyorum.
Kadın : ayrılmamız gerek, sıkıldım ben.
Adam : ne olur terk etme !
Kadın : hoşçakal
Adam : kalamam... hoş kalamam. sensiz olamam.. yapma !

aylar sonra....

Adam kendi kendine : kolun, hatta bacağın, hatta gözlerin de yok; ellerin, o güzel saçların da öyle !... herşeyinle yoksun yanımda ! yine de seviyorum ya hala !  bu mudur sevene ceza ?! ....

not :   Aşk bir iyilik halidir. Ve hiçbir iyilik cezasız kalmaz !


24/09/13

Aile, Dostlar ve Sevgili

Aşk'lar vardır aslında Allah'ın hergünü yaşadığımız ve kadrini hiç bilmediğimiz...
Vefakar annelerimize, aziz babalarımıza duyduğumuz gibi....
Nasılsa ne zaman istesek ordalardır !
Dünyanın en kötü insanı olsak, en çekilmez, en huysuzu hatta; yine de severler bizi.
Karşılık beklemeden, hesap kitap yapmadan. Basitçe ve kolayca....

Peki ya Dostluk ? Dost zannettiklerimiz ? Kim kimin daha çok dostudur ?
Biz mi, yoksa "Dost" sıfatı ve değeri yüklediğimiz karşımızdaki ya da karşımızdakiler mi ?

O'nun aramasını beklemeden, merak edip biz arayabiliyorsak;
derdi olduğunda, bunu o söylemeden hayatını uzaktan seyrederek, sıkıntısını biz keşfedebiliyorsak;
iyi gününde diğer arkadaşlarının etrafında birikerek, O'nu neşelendirmesine izin verebiliyor, kötü gününde O'nu yalnız bırakacaklarını bilerek destek olup yanından hiç ayrılmıyorsak;
almayı planladığı her doğru karar da O'nu cesaretlendirip, yüreklendirebiliyor, yanlış yapma arefesinde ise O'na ve dostluğumuza rağmen kırmadan-incitmeden bilmesini ve kendini en yalnız en çaresiz hissettiğinde, bizi aramasını sağlayabiliyorsak; cebimizdeki son parayı, soframızdaki son ekmeği O'nunla bölüşebiliyorsak; yanımızda tamamen kendisi olabiliyorsa, rahat ve huzurlu hissedebiliyorsa;  biz... işte o zaman dostuz; dostluk yapıyoruzdur.

Hep ilk adım karşıdan beklenir, çoğu dostluk zannedilen ilişkilerde. "iki gün önce ben aradım, biraz da o arasın ", "hep ben yapıyorum, biraz da o yapsın", "hep ben hep ben yeter artık" türünden düşünmeye başlamışsak, yaşadığımız ve yaşattığımız elbette asla dostluk değildir !
Arkadaşlık da diyemiyorum, zira arkadaşlık da içinde dolu bir ruh barındıran güzel bir ahbaplıktır. Bizim yaşadığımız olsa olsa ancak ve ancak O kişi ile Tanış/Tanışık olmamızdır ! Bir yerlerde, bir  vesile ile bir araya gelinmiş; sonrasında da süregelmiş içi boş ve kısa süreliğine boş zamanlarınızda çevrenizde bulunan birkaç önemsiz nefesten başka birşey olamazlar.

Mevlana ile Şems, aklımdan çıkmayan en inanılmaz, en muhteşem dostuk örneği kahramanlarıdır ! "Kahraman" olarak nitelendirmem, Gerçek Dostluk'un karşı cinse duyulan Aşk kadar "cesaret" isteyen bir sıradışılığa, yüreklilik haline sahip olmalarından geliyor. Ve cidden Onların ki Aşk'ın ta kendisi ! Bir "tamamlama" eylemi ile anlam katmak birbirine !

Biz basit insanlar için payımıza düşen ise, burnumuzun önünde duran "gerçek aşk'ları" görmeyip; başımıza Aşk namına ne gelirse gelsin, bir türlü tatmin edilemeyen, o ehlileştirilememiş, olgunlaştırılamamış, yetiştirilememiş ve yetişememiş Benlik Duygu'muzdan dolayı hayatımızın sonuna kadar ya Yeşilçam filmlerindeki aşklarla ya da hayal dünyamızda büyüttüğümüz Varolmayanla oyalanıp, içimizde sonsuz bir Ah taşımamızdır.

Gerçekleşmeyecek ve zor olanın peşinden koşma alışkanlığı insani sayılır ÇİĞ kimliklerde. Feda edilir, o pişerken, Aşk'tan yanan kimse... Zira çoğunluğu temsil eden bir haldir;...ahvaldir başa gelenler !

Aşk'ın her hali, her kimliği acılı da olsa; değer taşımaya !
Aile gibi, Dostluk gibi, hiç gelmese de, O Sevgili gibi !...

Ey Aşk denilen imkansızlık !
Şu cahil aklımla, bir Ahdım kaldı sende !
Allah'a havale ediyorum ettiğinle !...











17/09/13

hasret

ellerin belime
dudakların tenime,
bense sevgine hasretim ölesiye.
dön de öldürme !...


30/08/13

Bir teyzenin başına gelebilecek en güzel ikinci şey :) EYLÜL ! :)))

Ben üç kere teyzeyim :)) Ne mutlu bana :))) !
Bu tamı tamına 1,5 kez anne olmamı sağlıyor :) Teyzeler anne yarısıdır ya hani :)

Ve bugün o üç büyük günden ikincisinin yıldönümü :) yani dünya güzeli, tatlı yeğenim Eylül'cüğümün doğumgünü :) 

Eylül hayatımda gördüğüm en akıllı çocuklardan biridir. Hatta ondan onlarca yaş büyük olsam da benden bile akıllı. Olaylara benim dahi bakamadığım tarafından bakar, bir anda söylediği zeki cümlelerle tokat yemiş gibi olursunuz ! Allah'ım bu ne zeka falan olursunuz yani :) 

En basit bir örnek vermek gerekirse, geçenlerde aldığım bir yüz masaj aletini kullandığımı görünce "teyzeceğim ya daha kötü yaparsa" demez mi !!! inanamadım !! zira ben bunu hiç düşünmemiştim ! Cihazın bana satılırken vaadedilenleri yaptığına o kadar inanmışım ki, Eylül aşkımın sözüyle ahmak bir alıcı olduğumu düşündüm ! sahi ya daha kötü yaparsa !.... 

Ya işte böyle :) inanılmaz tatlı ve tatlı olduğu kadar inanılmaz akıl küpü bir güzel çocuğumuzdur Eylül :))) 
Kızkardeşime onu doğurduğu için çok teşekkür ediyorum :) 
Dünyaya gelerek hayatımı anlamlandıran, yüreğimi umut dolu güzel hislerle dolduran, sevgili yavrumuz Eylül'cüğümü çok ama çok seviyorum :) 

Teyzemmmmm !!!!! sana gelen bana gelsin canım yavrum :) İyi ki doğdun, iyi ki hayatımdasın :))) 




Bir Çocuk Kadar Cesur Olabilir misiniz ?...

Çocuk masalları tadında; o lezzette bir şeyler yazmak istiyorum uzun zamandır.

Dünyanın en güzel şeyleri, çocuklara feda olsun bütün güzel kelimelerim :) Sonra La'fontain'den masallar misali anlatılsa dilden dile Şehriban abladan masallar diye ! ne şahane olurdu... seviyorum ben o küçük, masum insanları. Canlarım benimmm !

Çocuklar kendilerine masal anlatanları hiç unutmazlar, bilirim. Tıpkı benim tatlı tombul Adile Naşit'i unutmadığım gibi :)... 1980 ve sonrasında bir süre daha devam eden Uykudan Önce programında adımı söyleyecek diye o kadar beklerdim ki, şayet yanlış ve hayali hatırlamıyorsam ikinci adımı söylediğini duyduğumu düşünüyorum :) Ya da bana öyle geliyor :) olmasını düşlediğim bir şeyi, çocuk bilinçaltımda şekillendirerek inanıyor da olabilirim :)


Üç kızkardeş, pür dikkat seyreder, dinlerdik Adile Naşit'i.
Şimdi artık "O" yok ama nerede, her kim bir çocuğun Adile Naşit'i oluyor ve tatlı, mutlu, sonu güzel biten masallar anlatabiliyorsa; ne mutlu ona ! Ne mutlu küçük bir meleği mutlu eden o şahısa ! Zira mutlu bir çocuk yüzü dünyanın en güzel manzarasıdır bence ! Gülümserken neşe ile parıldayan bir çift çocuk gözü kadar insanı huzurlu kılan ne olabilir ki bu kirli ve acımasız dünyada ?! 

Geçenlerde bir arkadaşım (Yüksel seni deşifre ediyorum, üzgünüm :), yazdığım bir şeyi (burada yayınlamadığım) okuduktan sonra, dönüp bana "sen bir çocuksun" dedi. Bunu öyle bir eda ile söyledi ki; sanki büyümüş olduğu halde çocuk heyecanlarla dolu olmak bir suçmuş ve çok kötü bir şeymişcesine, bana acıyormuşcasına konuştu gibi geldi ! Hoş, belki de erkek olmasındaki o düz bakış etkisi ile öyle konuştu :) (sataşmıyorum !gerçekleeeer :)))) 

Yine de hiçbir zaman gerçekleşmemiş hayallerine, yalancı dost ve akrabalara rağmen; içinde mutlu ve yaşama sıkı sıkıya bağlı, inatçı küçük bir kız barındırıyor olmamla, benim adıma sevinmesini yeğlerdim :) Zira ben Yüksel'in aksine kendimle gurur duyuyorum ! niye mi ??? okumaya devam edin :)

Çünkü duygular insanlar içindir!. Duyguları körelmiş, insanlara güvenmeyen; ağlamayı acizlik, zayıflık olarak gören; gülmeyi hafiflik, kahkahayı yersiz bulan; her şeyi hesaplayan; okuduğu kitap ve izlediği filmler kadar çocuğuna ve ailesine zaman ayırmayan; kariyerin ve paranın arzu ettiklerine ulaşma da önemli bir araç olduğunu düşünen; gittiği üniversite veya okuduğu kitaplarla alim olduğunu düşünüp diğerlerine tepeden bakan; sevgiyle incitmeden dokunmayı bile namussuzluk/iffetsizlik olarak nitelendiren; sağlıklı arkadaşlıklar kuramayacak kadar güvensiz; sevmeyi bilmeyen, sevildiğinde inanmayan hissizlerden olmadığım için sana şükürler olsun allahım !  Zira neşe kadar hüzün de var ben de, gözyaşı kadar kahkaha da ! Sevdiğim zaman şarkıda da dendiği gibi : Allah'ına kadar severim :)))) ( sahi hangi "sözde" şarkıydı o yahu?:) ) Ağlamam gerekiyorsa da, salya sümük, hıçkıra hıçkıra, doya doya ağlarım; öfkelendiğim zaman belli eder; kırıldığım/üzüldüğüm zaman yüzümü asarım, çünkü insanım !!! Ufak bir farkla; büyümüş ama hala çocuk kalmış olmakla !

Yalnızca bir çocuk hesaplamadan cesurca yaşar bütün duygularını ! Yalnızca bir çocuk aklından ve yüreğinden geçeni masumca dillendirir ! Ve yalnızca bir çocuk sevdiğini de sevmediğini de belli eder dürüstçe ! Ve farkında olmadan yapsalar da (işin özü o zaten, farkında olmadan, hesapsızca ) ben buna CESARET derim !

İşte bundan kelli :) seviyorum uleynn kendimi :))) Ben mutlu bir kız çocuğuyum :) hatta çoğu zaman yeri gelir yaptığım saçma işlerle dalga geçer, "yuh şehriban yaa, ne kadar akılsızsın" :) senin yaptığını çorumlu yapmaz derim :))) hatta daha beter bir şekilde kendimi yerden yere vurur, ya da tam tersi, yaptığım hoş bir şeyden dolayı "aferin sana" :) bile derim kendime, gülümserim :) hayata gülümserim. Yerimde duramam, sağa-sola koşturur; sevdiklerimi mutlu etmek için değişik şeyler bulmaya çalışırım :) Sürprizler yapar, onları şaşırtırım :) Bununla beslenir, bununla keyiflenirim :) Her duygunun hakkını verir, ama günün sonunda yapmam gerekeni yapar, geleceğe umutla bakar, yoluma çocuklar gibi neşe ile devam ederim :) bu değişmez !...  yaşım gelmiş bilmem kaç yüz olmuşsa olmuş; ne olmuş yani ?:) benim umurumda mı sanıyorsunuz :)))) hayııırrrrr ! :))) 

Yaşamdan zevk almak. Tüm duyguları çocuklar kadar uçlarda yaşamak ve sonra hiçbir şey olmamış gibi devam etmek, çocukça olabilir ancak dediğim gibi cesurcadır ve Cesur Yürek'lerin işidir ! 

Hesapsızca yüreğindekileri yaşayan bütün çocuklara ve daima çocuk kalacak tüm yetişkinlere bir şey olmasın ! Onlara kötülükle uzanan ellere; onlara kötülükle bakan gözlere fırsat vermesin !

Masal tadında, sonu güzel biten hayatları olsun tüm hayalperestlerin :))) ! 

Ha ! bu arada, başta bahsettiğim o masalı mutlaka yazacağım bir ara :))) 
Haydi artık uyku zamanı, saat çok geç olmuş kuzucuklarım:)))))


14/08/13

Sevgilinin Gözbebeği

En zor olan değil midir zaten anlaşılmak için kendini anlatmaya çalışmak ?! 

Sorulara cevaplar ararken, aslında en büyük Soru'nun sevme yeteneği olmayan birini sevmemiz olduğunun farkına varmak.

Bizi sevdiğini haykıran birinden ise kaçıp uzaklaşmak; Kaçtığımız'ın Kendimiz olduğumuzu ve aslında O'nu ne çok sevdiğimizi anlamak.

Anıların gölgesi, taşıdığımız en büyük yük iken omuzlarımızda, dindirir mi özlemi birgün geleceğini hayal ettiğimiz o güzel günlerin ihtimali ?

Ve ben,... Ve sen,... Ve herkim Sevgilinin gözbebeğinde bile görmemişken henüz kendini;  üstelik o sevgili ki, aslında yedi kat elden daha uzaktır; hiç bakmamışsa gözlerimize ! 
Söyleyin, bir yabancıya ne kadar anlatabiliriz kendimizi... taşıdığımız tertemiz sevgimizi ?



02/08/13

Zübeyde

Mardin'in bir köyünde doğmuş Zübeyde... "büyümüş" denemez, çünkü henüz 13'ündeyken isteyen ilk kısmetine, kendilerince iyi bir "başlık parasına" satılmış. Duyguları, çocuk dünyasına ait tertemiz hayalleri yokmuşcasına; bembeyaz masumiyetini, en temiz haliyle teslim etmişler babası yaşında, yabancı bir erkeğe !

İsmini ancak duyduğu o hiç bilmediği şehre İstanbul'a; yine hiç bilmediği, hatta yüzüne bakınca uzaklara kaçmak istediği; çatılmış kaşları ve üzeri simsiyah tüylerle kaplı nasırlı, hoyrat, kaba elli adamla gitmek üzere yola çıkmış çocuk yaşında, yüreğinde kocaman bir korku, gözlerinde ağır bir kederle...

Sözde büyük şehire gönderilen Zübeyde, kocasının kumar ve diğer tüm sorumsuzlukları ile açlığa ve sefilliğe mahkum olmuş. Doğru düzgün beslenemediği, hatta çoğu geceler aç yattığı için, vücudu amansız hastalığa tutulmuş. O kadar ki, içinde yiyecek bir şey olmadığından buzdolabının fişi çekilmiş, ama o "şükür"süz bir gün geçirmemiş !...

Baba evindeki o al al yanaklardan, parıldayan yıldızlı gözlerden eser kalmamış, gencecik yaşında nefes alan cenazelere dönmüş...

Gururluydu Zübeyde ! kimseden yardım da almazdı. Civardaki konfeksiyoncuların insafı ile, üretilen giysilerin kenar ipliklerini temizleme işini almıştı. Oradan gelen üç kuruşla ancak hayatta kalacak kadar yiyecek alabiliyordu. Kocası para edebilecek herşeyi sattığı gibi, çoğu zaman eve dahi gelmiyordu. Bunca sefalet, bunca açlık/perişanlık içinde kadınlık yapıp iki güzel çocuk doğurmuştu Zübeyde; en az kendi kadar güzel !!!

Ölüm anına kadar istanbul şehrinin banliyölerinde, rutubetli bir mezbelede çocukları için mücadele verdi !...

Hayatının son günü, yine sığındığı ve onu rahatlatan tek şeyi, namazını kılmış; doyuramadığı için iki çocuğunun büyüğü olan 8 yaşındaki Kiraz'ı köye babasının yanına gönderdiğinden; elinde fotoğrafı; hasretle kapamıştı gözlerini nem tutan, sünger yer yatağında.

Sonradan duyduk öğrendik ki Kiraz'da çoğu kız gibi annesinin kaderini yaşamış.
Küçücük yaşında O da verilmiş bir hayırsıza....



28/07/13

Yenilemek, yenilenmek

Yenilemek lazım hayatı, yeni şeyleri dahil etmek, yenilenmek bir de !

Yeniden başlamak;  hatalara henüz dokunmamış olmaktır.
Yeni; haktır kendimize tanıdığımız.

Eskiyi yıpranmışı düzeltmeye çalışmaktansa, yeni olanla hiç hata yapmayacağına inanıp, o hakkı bu sefer iyi kullanmaktır.

Çünkü belki de bu seferdir !..

17/07/13

Üstü Kalsın...

Yeniden başlamak için, bir sona ihtiyaç vardır  !
Gönülde aşk varken; aşkın geçmesini beklemeye ise hayırsız bir sevgili...

Ayrılık şarkıları geliyor aklıma, çok yeri ya şimdi !  Kendime değil, gülümsüyorum sana :) 
Ayak ucumdan saçımın teline kadar her zerremle seviyorum seni hayat; en az aşkı sevdiğim kadar !

Ve yok bir isyanım benden aldıklarına !
Üstü kalsın, sen bana bakma.  Gücenmedim sana,  bari sen benimle kal ! Yaşanacak güzel şeyler var ! 




24/06/13

Yaprak Güzeli ile Hemhal

Ofiste tam karşımda, yerde duran, uzun gövdeli ama yaprakları pembe pembe açan, adının, "Yaprak Güzeli" olduğunu keşfettiğim; suya her daim aç olan çiçeğe benzetiyorum halimi. O suyun hasretinde her daim, ben de aşkın. Hemhal oluyorum ister-istemez! İkimiz için de tek dileğim :Susuz ve aşksız bir ömrü Allah'ın bizden alması !  Ki zaten yaşayamayız !.. 

Mutluluğumun başka birine bağlı olmadığı aşikar. Ama özgürlüğümün evet ! Aşık olunca coşarsın, çılgınlıklar yapar, kendinden geçersin, hesaplamazsın. Zira özgürsündür artık ! Hayatındaki bütün olumsuzlukların üstesinden gelecek kadar güçlü hissedersin ! Yolunda gitmeyen bir şey olduğunda, "İyi ki O var" dersin, telefon açar bunu ona da söylersin :"biriciğim iyi ki varsın". Herkesi ve herşeyi affeder, anlayış gösterirsin. Dingin bir bilinçle beraber, gözü karalık ve güçlülük hali sarar tüm benliğini. Çünkü artık herşeyi yapabilecek ve sana varlığı ile yanında oluşu ile dayanak olup ayakta tutan değerliyi, o sonsuz yaşam kaynağını bulmuşsundur. 

Aşk'ın böylesine değerli oluşu, satın alınamaz bir zenginlik olmasında yatıyor sanırım. Ve kolay kolay kimseye teslim olmayan güzel bir kadın / karakterli özel bir erkek onurunu taşıyor olması bir de ! Kendini O'nu hakedene saklaması, her gönüle dolmaması, her ruhu okşamaması bundan sebep olmalı ! 

Ve o gün geldiğinde, Kaderin Aşk'la anlaşma yapması ile aşık oluruz. Kader; yol ayrımlarındaki tercihlerimiz, vazgeçişlerimiz; tam o noktada gururumuzun yüreğimizdeki sese teslim olması halidir. Kader'i yazan da bozan da biziz ! Kendimizden başkası değil ! Ve yine biliyorum ki Aşk, Allah'ın herkese bahşetmediği büyük bir nimeti ve  lütfudur. 

Bir ömrü yoluna ziyan etsek de; şu muhakkak ki, aşksız bir ömür, susuz kalmış, solmaya yakın bir Yaprak Güzeli 'dir...







21/05/13

Babam ve Yalnızlığım

Kahve telvesinin kurumaya yüz tutmuş ancak hala ıslak hali gibiydi tırmanmaya çalıştığım tepe. Tıpkı tonlarca kahve telvesinden alıp tepe yapmışlar gibi. Rengi kıvamı herşeyi aynıydı.  Öylesine zorlayıcı, öylesine yoruyordu ki, ne kadar gayret etsem de hızlı ilerliyemiyordum. Babama kötü bir şey olacak. Yetişmem gerek ! 

Aynı anda gözümde babamın öleceği duygusuyla kaplandı bütün benliğim. Onu alıp götürecekler, son nefesini bile vermesine izin vermeden, o haliyle defnedecekler... "Babaaa, babacığım"... ne kadar zamandır ağlıyordum bilemiyorum.... Babamın öleceğini bilmesi ile korktuğunu gözlerimle görebiliyordum. Ölmek istemiyordu! Ölmesini istemiyordum! Onu seviyorum. "babaaa, babaaa"... Allah'ım onu alma benden ! Allah'ım sana yalvarıyorum. 

Büyük ve büyük olduğu kadar soğuk, gri görüntüsü ile heryeri mat mermerlerle döşeli, yerleri ve sedir halinde inşaa edilmiş iç mimarisi ile ölü yıkama yerine benzeyen bir yerdeyim.

Uçuk mavi ince kot gömleğinin kollarını sıvayan ve ölüme hazırlanan bir başka adam görüyorum. Çevresinde bir sürü başka başka adamlar. Ölüme gidenleri hazırlar gibiler. Mavi gömlekli adamın yüzünde kabullenişle beraber, anlam veremediğim hafif gülümseyiş, "korkunun ecele faydası yok" der gibi .  Metanetine hayran kalıyorum. Keşke babamda sakin olabilse ! "babaaaaa, babacığım " ... haykırışlarla katıla katıla ağlıyorum.

Sonra babamı alıp sedye tarzında yapılmış ama hertarafı tahta ve dört kollu olan, tabut olduğunu düşündüğüm şeye uzanmasını sağlıyorlar. Yerler ıslak ! Babam uzanmak yerine oturuyor ve bacakları ileri doğru uzanmışken, belinden bükülüp başını ayaklarına kapatarak iki kat oluyor. Elbiseleri üzerinde olduğu halde imam babamı yıkamaya başlıyor. Su; buharından dolayı bir an için sıcak gibi gelse de çok emin olamıyorum. Sonra soğuk su diye düşünüyorum. Babam sırılsıklam oluyor. Üzülüyorum... çok üzülüyorum. "babaaaaa, babacığım"... gözyaşlarım sel misali çağlıyor.

Fonda garip bir ilahi.... hayır hayır içli bir ağıt bu... ruhuma işliyor. Hala kulaklarımda. Babamı götürüyorlar. Tam göremiyorum ama biliyorum götürdüklerini. Din adamı olduğunu düşündüğüm biri en önde. Elinde gümüş olduğunu düşündüğüm parlak, işlemeli çok güzel bir ibrikle sedye halindeki tabuta yol açarmış gibi çağıl çağıl su döküyor. İbriğin ağzı dar olmasına karşı; dökülen su çok gür-geniş ve dalga ile karışık pırıl pırıldı. 

Haykırarak ağlıyorum. O kadar fazla ağlıyorum ki, uyandığım da gözyaşlarım bütün yüzümü kaplamış ama ben hala gerçek gibi katıla katıla ağlamaya devam ediyorum. 

Karanlığa defalarca "babaaa, babaaa" diyerek ve ağlamamdan sesim bölünse de sesleniyorum. "babaaa, babacağım".. gözyaşlarımı durdurumıyorum. 

Babamın ölüme gidişi tekrar tekrar gözümde canlanıyor. 
Odasına gidip, nefes alıp vermesini dinliyorum. Bir tek gözyaşım omuzuna düşüyor.

Odama dönüyorum..... 

Kalbimde büyük bir sızı .
Ağlamaktan kopamayarak uykuya dalmaya çalışıyorum.
Saat, şafak sökme saati...  







17/05/13

Ölü ya da Diri; Birini Kaybetmek...

Sevdiğiniz ve gözünüzden bile sakındığınız birinin kaybındaki acıyı, ancak yaşayanlar bilir.
Onu ve ona dair herşeyin şahidi olamamak eksiltse de varlığınızı; ne çare kabul etmekten başka seçeneğiniz yoktur sarılacağınız.

Payınıza düştüğü kadarı ile sessiz bir acı ve gözyaşı emanet etmiştir size ! Ki idareli kullanıp hergün canınız acısın diye !

40 gün yasta kalmak, o yitirişin acısını hafifletir mi bilmem ama şu an hatırıma gelen çok güzel bir anlatım var paylaşmak istediğim; sanki o, bu sorunun yanıtını verir gibi.  
Derler ki : İnsan çok sevdiği birini kaybedince, yüreğinde 40 mum yanarmış ! ve geçip giden her gün, o mumlardan biri sönermiş. Ta ki en son muma kadar ! İşte o bir tek mum tüm hayatı boyunca yanmaya, o kişinin yüreğini acı ile kavurmaya devam edermiş !..

Zaten ondan değil midir, aranızda ne geçmişse geçmiş olsun; birini dilden değil yürekten sevdi iseniz; kaybıyla dünyanızın değişeceği ve hayatınsa farklılaşacağı, gözünüzde eski önemini yitirip değersizleşeceği kesindir..... Şayet taştan bir yürek taşımıyorsanız eğer!!!

Dogmatik olarak kazandığınız aile bireylerinin kaybı travmatiktir elbette. Ancak sevginizle seçtiğiniz kişinin kaybının tarifi de mümkün olamaz kanımca ! Yitiriliş bir gidişse "şimdi üzgünsün ama zamanla geçer, unutursun, hatta iyisi mi sen yeni birini bul, çivi çiviyi söker"; bir vefat ise "allah sabır versin (başın sağolsun - nasıl yani ? o ölmüş ama benim başım sağsalim dolansın mı ortalarda ?)" "üzülme, ölenle ölünmüyor hayat devam ediyor" tarzında sözlerle "DOST" sandıklarımızın darbesi ile bir kez daha sarsılırız.

Oysa kalpsizler, yüzeysel, dejenere tipler sevgiyi ancak izledikleri filmlerdeki o imkansız hikayelerde olur sanırlar ! Ve ben onları "ZAVALILAR" olarak addediyorum ! Birini alıp kalbinizin tam ortasına koymanız ve Canınız Cananız olması için aynı kandan olması mı gereklidir ???!  Ve hangi seven yürek; sevdiğinin yerine, bir başkasını koymak ister !!! Yaşanılan onca güzel anların hatırını bir kalemde silmek ister !???? !!!

Bazen eşleri ölen ama bir daha asla evlenmeyen kadınlara ve erkeklere rastlıyorum. Kimisi kendini "neden evlenmiyorsun, evlen sen de artık" saldırılarına silah olarak çocuklarını gösterirken, kimi "uygun birini bulamamayı" mazeret eder. Oysa ben eminim ki, oturup herbirinin hikayesini dinlediğinizde, yeri asla doldurulamaz, çok büyük aşklar yaşamış olduklarını anlarsınız ! 

Dedem, babaannemin üzerine kuma getirdiği zaman, babaannem dedemi yine de sevmiş, asla vazgeçmemiş ! Babaannem şu an 90'larını sürüyor ve ben biliyorum ki, dedeme hala ilk günkü gibi çok aşık ! Ondan bahsederken, yüzünde bir gençkız mahçubiyeti, gözlerinde ise kırgınlıkla karışık o aşkı görmemek mümkün değil inanın !  Ve o yaştaki bir kadının böyle bir aşkı, hala yüreğinde taşıyor olması ise ne yazık ki çoğu aşkı hiç tatmamış kalpsizler tarafından alay ve gülüşme konusu ediliyor.. çok acı !!!

Birini ister toprağa verin, ister ele verin; gerçekten sevdi iseniz o mum hiçbir zaman sönmeyecektir ! 
Canınız siz nefes aldıkça o ateşle son anınıza kadar içten-içe hep yanacaktır ! Ve siz yerine kimseleri asla koyamayacaksınız !

Ey aşk ! acısa da canım, öldür beni sevgisi ile, sağ bırakıp geride koyma !
Öldür ki erebileyim sırrına onu sevmenin ! Varabileyim yanına !

18/03/13

Sen ve Şehrim

Sen gelince ışıklar yanar bu şehirde gündüzleri bile...
.....................ve ben severim ellerimi seninle.
O hatırlamakta zorlandığım yüzünün yerine,
Ellerini sürerim hayalimde,
........................Bir daha gitme diye....
Bırakma ne beni, ne şehrimi geride...

16/03/13

İyi İnsan Olmak

İyi insan olmak için çabalanırdı çocukluğumda, ya da bana öyle gelirdi... Öyle büyüdük, öyle büyütüldük.
Hep takdir edilmek için çabalardık. İyi işler yapıp, güzel ve doğru olan için harcardık vaktimizi, emeğimizi. Kimin yardıma ihtiyacı var ise ona koşardık. Hani maazallah o gün sokakta fazla oynamaktan çocuk bedenimiz bitap düşmüş olsa; ve komşu teyzenin poşetlerini taşımasak; suçlu hissederdik. Kötü olmak işte bu kadar yakın bir duyguydu o zamanlar ! Çok büyük bir şey yapmamız gerekmezdi kötü olmak için. Bilmezdik, tanımazdık kötüyü, kötüleri.

Başka bir dünyaydı bizimkisi....
Dünya bugünkü dünya değildi. Pişen bir tencere yemekten komşumuz da sebeplenirdi. Çoğu zaman soframıza gelirdi. Dedem sofra duası verirdi. Çocuk aklımızla ciddiyete bürünür, büyük bir saygıyla dinlerdik duayı. Her yemekten sonra babamın ritüelcesine "ister zengin ol ister fukara, yak yemekten sonra bir cigara" sözüne gülerek tepki verirdik. Sigaraya olan net tavrımı düşünürsek, o zamanlar o bile kötü değildi...

Her haliyle daha bereketliydi dost meclisleri. Daha güleçti yüzler kahkahalarımızla, daha sıcacıktı odalar sevgimizle. Anlatılan ve geçmişte yaşanmış komik öykülere dakikalarca gülerdik. Tekrar tekrar anlattırır, hatta muhteşem bir filmden kareleri seyretmişcesine arkadaşlarımıza aktarırdık. Sonra yine gülerdik... O lezzetler, o hoşluklar tamamen iyiliğin yansımalarıydı. Şimdi durup zihnimi zorlayarak düşündüğümde, bugün de gülüp sohbetlere katılıyoruz ama; hayatımın en güzel ve en keyifli sohbetleri o dönemlere rastlıyor. 

Bize herkes iyiydi zira, herşey doğruydu. Babam annem, öğretmenlerimiz ve diğer büyükler hep en iyiyi yapan, doğru, dürüst insanlardı. Kötülük en çok Dallas'taki JR(ceyar) kadardı bize..

Biri, biri ile tartıştığı zaman, kötü olan belliydi şaibesiz ! Çünkü kötü de iyiydi aslında. Gizlemezdi yaptığını, entrika bilmezdi. Onlar bile mertti. Dedim ya aslında kötüler bile iyiydi çocukluğumda....  Gidip konuşulur, ara bulunurdu. Tatlıya bağlanırdı tartışmalar usulca... Şimdiki gibi kin gütmezdi insanlar birbirine. Hoşgörü ve sevgi vardı, halden anlamak, hatır vardı: En önemlisi utanmak vardı utanmak! Yüzyüze bakamayız derdi vardı..... Ya da ne biliyim bana öyle gelirdi.

Yalanlarla mı geldik bugünlere ?! İyi insan olmak yanlıştı da biz mi kandırıldık?! Zira gördük anladık ki, insanlar kötü olmak için birbirleri ile yarışıyor ve hep kötülük kazanıyor ! Varsa bir kusurun, genelin onaylamayacağı, mazlum bir halin; yüzüne vururlar, dışlarlar; düştün mü, bir tekme de onlar atarlar ! Yardıma mı ihtiyacın var, yardım eder gibi görünüp, elini boşlukta bırakırlar ! Zamanın kötüleri gerçek kötüdür; zira kötülükle beslenir, bununla güçlenir, cesaret alırlar yenileri için.

Şimdi ne zaman birini kırsam, ne zaman ödünç aldığım bana ait olmayan kelimelerle, kendime benzemeksizin sözler sarfetsem; ya da kastım o olmasa da yanlış anlaşıldığıma inansam çok ama çok utanırım. İşte derim kendi kendime asıl dönüşme bu, sen de yeniliyorsun zaaflarına !... sonra toparlarım elbette, düzeltmek için elimden geleni koymam ardıma. Şu da bir gerçek ki kıran, en çok da kendini incitir, kendini eksiltir esasen.

Bu bir itiraftır ve Allah şahidimdir ki; hergün daha iyi bir insan olmak için uyanıyorum. Bireysel egolarımdan, hasretliklerimden, o bir türlü olmayan, olamayan hayallerimden sıyrılarak; isyan edip hırçınlaşmadan, başıma gelen ve gelemeyenleri kabullenerek, tamahla sevgi dolu bakıyorum insanlara.

İyiliklerinin kötülükle karşılık bulmasına rağmen, iyilikten vazgeçmeyen ve güzel insan olmada türlerinin son örnekleri olan bir anne ve babanın evladı olarak; bilirim ki iyi olmak ve iyi kalmak zordur bu devirde. Ama yine de herşeye ve her kötüye rağmen güvenilir ve iyi bir insan olarak bilinmek, öyle anılmak, en büyük zenginliktir ! yine bu;  aynı devirde !

Aşk  olsun iyi insan olabilene, kendini o haliyle koruyabilene !


05/03/13

Söz Uçar Yazı Kalır !

Verba Volant; Scripta Manent; yani Söz Uçar Yazı Kalır !!! 
Oldum olası, bu sözün latincesini pek bir havalı bulmuşumdur... 

Zamana not düşmek fikri ve düşüncelerimi izlenir/bilinir kılarak bir Web Günlüğü tutmamın kime ne faydası olura çok kafa yormadan yazıyorum bir süredir.

Geçen günler, aylar, yıllar içinde dönüp fikirlerimin bugünü ile dünü arasında muhasebe yapmanın heyecan verici olmasından ziyade; değişmeyen ancak gelişen noktalarda çok da şaşırtıcı sonuçları olduğunu belirtmeliyim.  Komik ya da çocuk saflığında yazılmış bulsam da; geçmişteki her satır ve düşünceme, hayatımın ömrü içindeki farklı zamanlara ait olan bir başka beni temsil etmesi açısından sevgiyle sahip çıkıyorum... hepsi ben, hepsi benim zira. 

Hakkımda ne düşünüleceğini önemseme gibi bir de çok insani halim oluyor her yazı ertesi. Yanlış anlaşılmak gibi bir dert benimkisi esasen. Düşünüyorum da tam da annemin kızıyım bu anlamda. 

Annem, hakkında diğerlerinin ne düşündüğünü çok önemser ve iyi biri olarak anılma/bilinme çabaları ile kendini hırpalar ve çoğu zaman unutur...
Ona ne denli benzediğimi işte en çokta bu özelliğinden olacak ki rahatlıkla söyleyebiliyorum.

Aynı endişeler, aynı telaş ve çabalar... hesapsızca hep kendinden hep emeğinden vermeler...

Dinle ya da ruhani başka inançlarla yakından uzaktan bir alakam olmamakla beraber, insanın yaşadığı süre içinde kendi dışındaki diğer tüm insanlara da iyi ve hoş davranması gerektiğini, musalla taşında uzanmış öylece beklerken, "meftayı nasıl bilirdiniz?" "hakkınızı helal ediyor musunuz?" sorularının sorulmasını yine de ve daima manidar bulmuşumdur. 

Ne mutlu ki annemin kızıyım ve ne mutlu ki insanları herşeye rağmen çok seviyorum...

Romantik bir kadın olmanın dayanılmaz hafifliği ile ortalarda gezinirken, etrafa gülümsemeyi ve anlamayı; anlaşılır olmayı, sevmeyi, sevilmeyi birbirimize çok görmemeyi öğrettiği için annemin o pamuk ellerinden öperek teşekkür ediyor ve tüm dostlara, beni izlemeye devam edin diyorum...

Zira aklı hayallerinin gerçekleşme umutları ile bir karış havada olsa da; ayakları daima yere tutunabilmeyi başarmış bu kadının, anlatacak daha çok hikayeleri olacaktır size... 

11/02/13

Meksika'lı Kaptan Grako... Unutmadım Seni...

Mart 1995, Karayipler... Sarı; sıcak bir gün yine... ekvatora çok yakınız. İnanılmaz yakıcı ve bir o kadar da nemli birgün. Kumsaldayız... Yerli halkın koyu esmer, siyah tenleri dahi terden boncuk boncuk... Saçları neme karşı korumak ve şekillendirmek için özel bir solüsyon kullanıyorlarmış. O derece başedilmez bir sıcak ve nem var...

Uçuş ekibinden bir arkadaşımla, bize göre rüyamızda dahi olamayacağımız bu cennet sahilde bikinilerimizle bir uçtan bir uca yürüyüş yapıyoruz kahvaltı ertesi...

Ve işte O geliyor karşıdan, yanında F/O'su (ikinci pilot) ile ... görev yaptığımız uçağın Meksikalı Sorumlu Kaptan pilotu... Hakkında çok şey bilmiyoruz... tek bildiğimiz; uçtuğumuz havayollarındaki diğer tüm hosteslerin bu yakışıklı adama ilgi duyduğu, en azından sempati beslediği; ama onun kimse ile (güleryüzlü ve samimi davranışlar içinde olmasına karşın), ilgilenmediğiydi!... Bu sebepten, ona karşı daha büyük bir hayranlık ve saygı duyuyorum..... Bize doğru mu geliyor ?!...  Mutlaka selamlaşacağız ve sonra da yanımızdan uzaklaşacaklar diye düşünüyorum... Ama hayır ! kısa bir selamlaşmanın ardından konuşma ortamı yarattılar bile... Bana dönerek "Şehriban sana bir şey sorabilir miyim izin verirsen" dedi... Böyle bir otoritenin görev harici ne sorabileceğini aklıma bile getirmeden, çok heycanlandım.. sadece "tabii kaptanım" diyebildim... zaten başından beri gülümseyerek konuşuyordu, şimdi daha da büyüdü o gülümseyiş. Heyecandan yanaklarım mı kızarmıştı ? Yoksa hava gittikçe daha mı ısınıyordu?!.. gülümsedim ben de !... "sence ayna ne işe yarar?" diye sordu arkasından... şaşırmıştım, " ne alaka" dedim içimden... heyecanım sürüyor... büyüyor.

Aklıma aldığımız eğitimler geldi hemen. Hayatta kalmak için işaret amaçlı aynayı nasıl kullandığımız falan... "hayır" dedi... gülümsemesi içimi işledi... hem utanıyor, hem de gözlerimi ondan alamıyordum. "gerçek anlamı ile soruyorum" dedi.. "kişinin kendini görmesine yardım eder" dedim... veeee.. ellerinin bir süre arkada durduğunu o an fark ettim kiii, tropikal inanılmaz güzel bir çiçeği bana doğru uzattı ve "işte bu senin aynan o zaman Şehriban" dedi !

Yanımızdaki Yasemin ve Fernando bir an için oradalar mıydı hiç düşünmeden, çiçeği alıp kendi elleri ile saçlarıma taktı...

Fernando'nun fotoğrafımızı çektiğini farkettim... Sonra sözleşmesi bitti ve Şili'ye başka bir firma için uçmaya gitti.

"unutma" derdi, "aynı gökyüzünün altında olacağız hep", "aynı bulutlar geçecek üzerlerimizden"... "onlara bakınca beni hatırla"....

O fotoğraf hala en sevdiğim, en anlamlı fotoğraf... Şu an düşünüyorum da, keşke daha cesur davransaydım. Keşke onu biraz yüreklendirip, hayat boyu sürecek gönül telaşları girdabına atmasaydım kendimi ! Ya da ne biliyim, onun öyle bir niyeti yoktuysa da, ben yaratsaydım niyetleri ! olur muydu ?! bunu asla öğrenemiyeceğim ne yazık ki!

Bilmemki ben de O'nun aklına hiç geliyor muyum acaba? Bense, onca kirlilik içinde Allah'ın bahşettiği ve varoluşlarımızın birbirini farkettiği o sihirli zamanlara hep şükrediyor; O'nu daima inanılmaz büyük bir sevgi ve saygı ile anımsıyorum.... Kulakları çınlasın...

14 nisan 2010, çarşamba, 09:05 

01/02/13

Yoksa Bir Faydam


Ne çok kelime biriktirdim içimde,
Bir de aslı kazınmış unuttuğum suretler.
Hep yanılsama mı bu ard-arda düşen peşime?.
Sonra gafil avlayıp yere seren. Ölesiye pişman eden...
Bir daha "yapmayacağım" dedirten !

Şimdi bakınca karşı kıyıdan;
Paçalarını dizlerine kadar çekmiş,
Biraz utangaç, biraz da üşümüş,
Birbirini ısıtmaya çalışırken çıplak ayaklarım;
Bilgisizliğimin cesareti ile korkutmuyor değersiz bedenimi,
Hırçınlığı hayat nehrinin.
"Gerçek" için, "Doğru"için yaşamıyorsam insanlık meydanında,
Hem yoksa bir faydası da
Varsın olmasın ne bedenim ne ruhum da !!!




ilk yazım : 28 Eylül 2012 Cuma - 00:09



Geçmiş Geçmişte Kalmaz...


Hayat ağır bir yük gibi yaşanmamalı elbette. Keşke hergünümüz ayrı bir düğün olsa. Mutlu halaylar çekilse, dillerde uzun zılgıtlarla !

Yaşam yoluna verdiğimiz ömrümüzde, yapılması gereken ve kafamızdan geçen onlarca işe, bir de o güzelim hayallerimizi eklemek; halimizi,  işin içinden çıkılmaz bir hale dönüştürüyor çoğunlukla.
Ben kendimce attığım her adımda, gittiğim her yerde, okuduğum her kitapta ve rastladığım her fikirde sorgulanacak onlarca şey bulmak gibi bir yeteneğe sahibim (ya da soruna! :) ). Ve bunları geçmişte "gerçekten ne olduğu" ile değerlendirip, muhasebesini ve özellikle de sağlamasını yapma ihtiyacı içinde oluyorum ister istemez ! Çünkü ŞÜPHE benim diğer adım. Ve doğruyu bulmadaki çabam ise en yakın yoldaşım... Bu günümüzü meydana getiren, geçmişte yaptıklarımız ve yapa-ma-dıklarımızdır.... Zira geçmişin geleceği etkile-me-mesi mümkün değil!

Carpe Diem klişesine prim verenlerden olmadım hiç. Yanlış mıdır ? belki değildir! Ama ben onu destekleyen ve öyle yaşamak isteyenlerden çok çok farklı bakıyorum hayata. Ki belki de hep hüzünlü hissetmem, geçmişte olanlarla kurduğum bu sıkı-samimi bağdandır.

Geçmişi olmamış gibi sadece bugünü yaşayan, anını değerlendiren insanlar bana göre ortaya atılan ve sarılınması gereken doğru bir felsefe gibi duran "carpe diem"i  yani "anını yaşa"yı suistimale uğratıyorlar.  Zira "anını yaşa"dan kasıt esasen bambaşka bir şeydir, ki çoğu gerçekte bu sözün bir felsefe olduğunu ve ne anlama geldiğini henüz keşfetmemiştir !

Diğerlerini bilmem ama,  bana göre geçmiş yanlışları ile de, doğruları ile de çok çok değerlidir. Gençliğinizde yaptıklarınız ve yapmadıklarınızdır geleceğinizi ve şu anınızı etkileyen ! Ya da daha evrensel düşünürsek, (ki öyle yapmalıyız); tarihteki savaşlar, anlaşmalar, suikastler, katliamlar ve büyük acılardır şu anımızı şu an yapan !!!

Geçmişi ile yüzleşemeyenlerin, iki yüzlü hallerine hep acıyarak bakmışımdır. Benim de sütten çıkmış ak kaşık olmadığım kesin elbette ama o hatalı hallerimi (kime göre?), kasıtsız, basit ve sıradan bir insan olmama bağlayarak, bunu hata yapma hakkım olarak sayıyorum izninizle.

Kişilerden ziyade ülkelerin ve halklarının iki yüzlülüğü ise hepimizin malumu. Tıpkı Türkler'in (Türkiye'de yaşadığım için buradan örnek veriyorum zira  hatasına sahip çıkan ülkeler de var ) kendilerini her zaman mağdur ve katliama uğramış, ama kendilerinin asla ama asla hiçbir cana katliam amaçlı kıymadıklarını savunmaları gibi büyük bir iki yüzlülükleri var.

Özetle attığımız her adım, tarihimizle harmanlanmıştır. Bugün de gelecekte  tarih olacağından, ona yön verirken önceki tarihle üzerimizde taşıdığımız başta da bahsettiğim o yükleri; yani nefretimizi, ideallerimizin ne kadarının hayata geçmişliğini, beklentilerimizin boşa çıkmışlığını, ihanetleri, afları ve büyük hasretlerimizi de yükleniriz. Ya kurnaz olup, yalanla dolanla(akp gibi) iyi hesapçılıkla (buna politika diyorlar) ya da duygusal ve dürüst olup hayalcilikle (sosyalist tüm partiler gibi) davranırız.

Ya kendini "Baş" zannedip tüm çürümüşlüğümüzle kötü kokulu ayaklarızdır aslında, ya da "Ayaklar" oldum derken aslında dürüstlüğümüzle, insani duruş ve hakkaniyetli davranışlarımızla, kardeşliğimizle onurlu ve yiğitçe bir hayat süreriz yerlerde sürünsek  de!


ilk yazım : 22 Nisan 2012 Pazar - 06:34


25/01/13

Katliam ve Soykırımlara atfolunur !

Ne olacak şimdi bu yurtsuz, topraksız insan?
Ait olmadan yaşamak, kök salmadan boşlukta nefes almak !
Cinayete, katliama; soykırıma kurban gitmiş bir halkın parçası olarak,
geride kalmışlığın suçunu taşıyarak, hayatta olmaya sevinemeyen bir yürek sahibi olmak !

Uğruna kanını döktüğün, başınla savunduğun toprak parçası seni sürüyor şimdi buralardan.
Kurda kuşa yem olacak, yollarda sefil olup açlıktan, hastalıktan öleceksin.

Karına kızına en büyük zalimlikleri yaptılar gözlerinin önünde. Oğullarına işkenceler.
En sevdiğin komşun; sofrana oturttuğun belki de; ekmeğini bölüştüğün üstelik;
saklamadı, sakınmadı tecavüz niyetini sevdiklerinden.

Ne olacak şimdi bu acı yaşanmışlıkla halin ?
Taşıyabilecek misin kardeşlik inancını, özgürlük ümidini yüreğinde ?
Dilini konuşman dahi yasak iken, acını hangi dilde kime anlatacaksın ?
Sonra ne anlatacaksın torunlarına ?
Başka türlü bakmamayı öğretebilecek misin kendinden olmayana ?
Üzerine atılan nifak tohumlarını kurutup, al oğul, gel kızım diyerek;
mutlu bir yarın sunabilecek misin onlara ?
Affedebilecek misin bu zalimliği ?!
Onlarsa hep şüphe edecekler, hep korkacaklar, hiç ait hissetmeden üzerinde yaşadıkları yere !
Hastalıklı fikirlere kurban gitmişliği kenara koyarak çoğalacaksın, fikren.. bedenen..
Özgürlüğünü kovalayacaksın !
Heyhat ! Oysa seni ömür boyu mahkum ettiler acıya.

Ama bekle sen !
Çünkü dendiği gibi : "BÜTÜN ÇİÇEKLERİ KOPARSALAR DA, BAHARIN GELİŞİNİ ENGELLEYEMEYECEKLER !"
Ve bir gün mutlaka ama mutlaka hesabını verecekler !
-----------------
Ey gözyaşı !
Ey Kan !
Yeter öfkeleri dinsin diye akman !









15/01/13

Eloğlu...

Hiç haberin olmadı eloğlu,  ben sana Aşk derken.
Ve ben aşkına talip en genç ümitlerime, alıp kefen giydirirken;
Bilmeyeceğini bile bile kıymetini, bendeki sana aitlerin;
Uğruna fedaya hazır; öyle teslimiyetçi ve öylesine senin...

.....................Sen hain, sen zalim, sen aşkıma düşman;.....bana yalan....
Buğulu camlara bir heves yazdığım kelimeler kadarmış bendeki hükmün.
Tutunamadın bana;...tutunamadım sana... El olduk kolayca...
.............................................sen! sebebi oldun, gör işte bu hüznümün...

Oyaladım belkileri; keşkelere karışmasın diye
Göçebe kuşlar misali, mevsim döndüğünde sen de dönüp gelesin diye.
Heyhat ! terkine hiç ihtimal vermedim; bilmem güvenerek neyime?!

Şimdi tutuğun sol elimde saklanıyor sıcaklığın. Bil ki senden vefalı;.....
................................. ki zamanı gelince; tutuştursun  kaldığı yerden masalı..







07/01/13

Yanık


Küçük bir yanık tenimde şimdi

Varsın severken deli desinler 

Aşkı çok isteyenlerdir, onu kötüleyenler...